18 Haziran 2018 Pazartesi

Evde okul öncesi eğitim - VVE Thuis

22:55:00 2 Comments
Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bölgelere göre başlangıç yaşı değişse de, Hollanda’da çocuklar 2-4 yaş arasında oyun okulu diyebileceğimiz, okul öncesi eğitim veren okullara gidiyorlar. 4 yaşından itibaren de basisschool, yani ilkokula başlıyorlar. Bu oyun okullarında, yine bağlı olduğunuz belediyeye göre değişse de, bir çok yerde sadece expat çocuklara yönelik bir uygulama var: VVE programı. Bu programa dahil olan çocuklar ayrıca özel öğretmenler tarafından özel eğitime maruz kalıp Hollandacasını geliştiriyor.

Kızım ile oğlum aynı oyun okuluna gittikleri için, ikisi de bu hizmetten yararlandı/yararlanıyor. Aslında dil eğitimi olarak lanse edilse de eğitimin ağırlığı dil değil, pedagodların liderliğinde zengin konulu bir eğitim diyebiliriz. Zira her ayın ilk pazartesi günü bu çocukların velileri ve uzmanlar bir araya gelip 3 saat süren toplantılar yapıyoruz. Bu toplantıda, çocukların önceki temanın aktivitelerinden itibaren neler yaptıklarını, nasıl geliştiklerini ve ya geliştirilebileceğini, neler yapacağımızı vs tartışıyoruz.

Burada okullarda, her ay belli bir tema doğrultusunda eğitim veriliyor. Şu an ilkokula giden kızımın okulunda da öyle. VVE Programı da bizlere, oyun okulunun o ayki teması ne ise (bu tema expat olsun olmasın tüm çocuklara öğretiliyor), ekstra metaryel veriyor. Bize verdikleri dökümanları paylaşmak istiyorum bugün. Çünkü ne kadar çok seviyor olduğumuz bir yana, böyle üzerinde düşünülmüş, güzel fikirler içeren bir çalışmaya hayranlık da duyuyor, paylaşmak istiyorum.

Bu program 2,5 yaşından itibaren başlıyor. İlk başladığında bir çanta içiminde klasör ve ileride lazım olacak (makas, yapıştırıcı, boyalar gibi) şeylerden oluşan ve hediyeleri de olan bir paket. 

Bu klasörümüz. Her ay ilgili 15-20 sayfalık bir döküman veriliyor ve bu klasöre koyuyoruz. 


Bugün yine toplantımız vardı ve aşağıdaki fotoğrafta bu ayın yeni teması için metaryeller görülüyor. Her ay sert kapaklı bir kitap ve döküman veriliyor. Bu ayın teması “su” imiş.


İşin en güzel yanı, hem kitap hem dökümanlar evde hangi dilde konuşuyorsanız o dilde hazırlanmış. Türkçe, İngilizce, İspanyolca... ne isterseniz. Ben kızımda Türkçe aldım ama oğlumda Hollandaca olmasını talep ettik. Hem olayı bildiğimiz için zor gelmiyor hem de bizim Hollandacamıza katkıda bulunuyor. Ayrıca kitabı ve oyunları babysitter ile de okuyabiliyorlar böylece.

Bu ayki kitabın çizimlerine ayrıca bayıldım.

Bunlar da daha önceki aylarda verilmiş kitapların bir kısmı. Elimin altında bunlar vardı fotoğraf çekerken. Güzel bir kütüphane oluşuyor.

Şimdi sırayla dökümandaki içeriği anlatmak istiyorum. İlk sayfada her ay verdikleri dökümanların içinde olan açıklayıcı bir bilgi var. Çocuğumuzla nasıl iletişim kuracağımız konusunda.

Aşağıda soldaki sayfa yine iletişim konusunda açıklamalar ile devam ediyor. Sağda ilk etkinlik olan kitabın tanıtımı. Bu kitapta neler vurgulanmış, kazanımlar neler olacak bunları listelemişler.

Aşağıda solda kitap okurken nasıl davranmalıyız (yukarıdaki sağ sayfanın arkası bu sayfa, onun devamı) anlatılmış ve sağdakinde evde su ile yapılabilecek oyun önerileri var.

Yine bir önceki sayfanın devamı sağdaki, ve solda evde suyla ilgili aktiviteler sunuyor. En başında çocuklara nasıl yaklaşmamız gerektiğiyle ilgili bir hatırlatma. Ne oldu, nasıl oldu gibi sorularla onun kavramasını sağlamaya çalışın diyor. Bu sayfadaki öneriler çok hoş, dilim döndüğünce yazayım.
- wc sifonunu çekin. (Ne olduğunu ses, görüntü vs çocuk açıklayacak)
-benzer şekildeki üç bardağa sıcak, ılık ve soğuk su koyun. Birer küp şeker atsın çocuk ve karıştırsın. Ne gözleyecek anlatmasını isteyin.
- banyoya gidip diş fırçasıyla dişini fırçalasın
- çiçekleri sulasın
- bir bardağa konsantre meyve suyu ve su koyup karıştırsın (burda çok içiyor çocuklar karışırken güzel renkler oluyor)
- musluğun altına bir sünger koyup çeşmeyi azıcık açın (süngerin üzerine) su nereye gitti, süngeri sıksın be oldu vs.
-bardağa su koyun, bir pipet ile üflesin suya ne oluyor?
- bir karton bardağa su doldurun, sonra delikler açın ne oluyor?

Bu oyunlardan sonra bazı kes yapıştır oyunları da oluyor. Aşağıda üç farklı resim var, bunları kesip oluş sırasına göre başka bir kağıda yapıştırması bekleniyor. (Maymun boya yapmış kirlenmiş, banyo yapıyor, temiz giysiler giyiyor)

Bu sayfada yine su ile ilgili deneyler önerilmiş.

Bir diğer oyun da puzzle. Aynı resmin bir tam hali, bir bazı bölümleri eksik hali, bir de parçaları var. Parçaları anne baba düzgün kesecek ve çocuk boşluklarda uygun yeri bulup yapıştıracak. Bazı aylarda hafıza kartları oyunu da oluyor.


Bu oyunda kocaman akvaryumun içindeki balıkları boyayabilir, boş sayfadaki balıkları kesip akvaryuma yapıştırabilir.

Suluboya yapmayı önermiş, çocuk bu aktiviteden neler öğrenir açıklamış.

Bu fotoğrafta da yukarıdaki ilk sol, suluboya sayfasının devamı, sonraki üç sayfa da yeni bir oyun gösteriyor. Resim içinden ufak parçalar ayrı bir sayfada gösterilmiş bunları çocuğun resimde bulup göstermesi bekleniyor.





Her ay böyle farklı oyunlar ve aktiviteler ile okul öncesi eğitimin ev adımını gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Aslında çok basit şeyler olsa da, kimi zaman zamansızlıktan, kimi zaman da ne yapsak diye bilememekten fazla birşey yapılamıyor. Böyle hazır bir paket olunca, doğrusu benim için çok rahat oluyor. Ayrıca okula götürüp bunu yaptım diye sergilemeyi de teşvik ediyorlar. Hem kendi çocuklarımdan hem de arkadaşlarımınkinden gördüğüm kadarıyla gerçekten çocuklar zevk alarak oyunla öğreniyorlar. 



11 Haziran 2018 Pazartesi

Birikim

23:06:00 11 Comments
Öyle uzun zamandır yorgunum ki, artık kendimi bir robot hissetmeme ramak kalmıştı. Her gün aynı işleri yapmaktan, durmadan birşeylere yetişmekten, günde milyon kez hadi demekten, geceleri az uyumaktan (çocuklar daha iyi uyuyor ama ben uyumuyorum), sadece fiziksel işler yapıp beynimi otomatiğe bağlamaktan artık düşünme yetimi kaybettiğimi zannediyor, bir fikir üretme, yeni bir şey geliştirme, mantıksal konulara kafa yorma gibi yönlerimin bu süreçte tamamen köreldiğini hissediyordum. Tüm bu yoğunluktan kaçmak için bulduğum her fırsatta kitap okuyordum ama bir önceki gün okuduğum bölümü bile hatırlamıyordum. Kendime ayırdığım birkaç zaman parçası da yine hep telaşla geçiyordu, çünkü bir sonraki program beni bekliyordu.

 Geçmiş zamanda yazdım ama bu durum hala değişmedi tabi, sadece bugün bazı şeylerin farkına vardım da sanki bu yüzden geçmişte kaldı.

 Son birkaç haftadır Ablam bana fizikte yaptığım çalışmalarla ilgili bazı şeyler soruyor, açıklama bekliyordu. Bunları kafasındaki bazı soru işaretleriyle (dinle ilgili) birleştirmek istiyordu. Ve ben her talebini geri çevirdim çünkü kendim hazırladığım bilgilerin dahi üstesinden geçecek,şöyle toparlayıp açıklayacak kafam yoktu. Sanki onları ben yapmamıştım, beynim samana mı dönmüştü, bana n’olmuştu?

 Bu sabah yine aynı cevabı verdim, çok uykusuzum, sabah yine okula geç kaldık, başım çatlıyor ve beynim dumanlı. Sonra biraz dinlenip birkaç şey okudum ve ona yazdım yazdım... Yazdıkça sanki kontrolümün dışında fikirler ardı ardına patlak veriyordu. Bir çoğu ufak tefek bilgiler ve deneyimler şeklinde yıllar içinde bünyeme doluşan ama sonra her nasılsa ahenkle birbirini kuşatan fikirler olarak su yüzüne çıkıyordu. Pek bir hoşuma gitti o ayrı ama en çok da şaşırdım. Çok ama çok şaşırdım. Yazılarım bittikten sonra ben yine günlük koşuşturmacamın içindeyken bile beynim işlemeye devam ediyordu.

 Şu an huzur dolu bir tatmin ile uzanıyorum (hala çok yorgunum). Bu tatminimin başlıca iki sebebi var.

 1- Artık samana döndüğünü sandığım beynim aslında hala iyi iş çıkarıyormuş. Ve üstelik kısa sürede, yani uzun uzun hazırlanmam gerekmeden yapıyormuş. Sadece bir kıvılcım yetiyormuş.

 2- Bunca zamandır pul değeri biçtiğim işler bile (yemek yap, getir götür, bekle, koştur, yetiş, oyna, topla, süpür, telaş et....) hepsi bana birşey katıyormuş. Hiç alakasız romanlardan edindiğim bilgi kırıntıları alakasız bir işi kolaylaştırıyormuş. Gün boyunca gözümden, kulağımdan, ruhumdan giren her bilgi beni dönüştürüyormuş ve bu dönüşümden daha boş birşey değil, daha dolu birşey meydana geliyormuş. Aslında bunu her yerden duyar okuruz ama, bu gün nasıl desem, şu anda sahip olduğum bütün donanımın büyüklüğünü iliklerime kadar hissettim. Apaçık gördüm, biraz da ürktüm. Çünkü bu, muhakkak ayrıca başka bir sorumluluğu da beraberinde getirecek. Fakat belki de zaten o sorumluluğu üstlenmek üzere ben donatılmaya başladım ve devam ediyorum. Rabbim utandırmasın.

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Nihayet Ehliyet

00:40:00 5 Comments
Uzun uzun yazdığım ehliyet al(ama)ma sürecimin sonuna geldik nihayet. Dün sınava girdim ve geçtim, pheeew. Nasıl rahatladığımı anlatamam.



Fakat tabi ki arkadaşımın da dediği gibi, illa trajikomik bir olay yaşanmadan işlerim hallolmayacaktı. Kaderim midir nedir, son anda yine bir kalp çarpıntısı yaşattı. 

Son iki haftadır yoğunlaştırılmış ders almaya karar vermiştim. Her derste artık tecrübeli olduğum halde hatalar yapmaya devam ediyor, moralim bir gün iniyor bir gün çıkıyordu. Son hafta ardarda üç sabah derslerime çok az uykuyla girdim. Oğlum hastalandı, her gece ateşler içinde kaldı. Tabi ki dersler verimsiz geçti ve üstüne içime tuhaf bir korku düştü. Kaderime küsmüş, yaradana kızmıştım. Neden işlerimi kolaylaştırmıyor, hep ekstra zorluk çıkarıyordu. Gerçekten sınavdan bir önceki güne kadar derin bir çöküntü içindeydim.

Sınavım pazartesi sabahı olacaktı. Pazar sabahı son dersimi yaptım, dersten sonra hava çok güzel olduğu için göl kenarına gittik birkaç aile hep beraber. Orada aklımda hep sınav vardı, ne yaptıysam kendimi bir türlü rahatlatmadım. Çocuklar yüzdü eğlendi, büyükler girmedi. Gitmeye yakın içimi ateş basmış ruhum daralmıştı. Eşime dedim ben bir dalacağım. 

Buz gibi su öyle iyi geldi ki. Tüm sıkıntımı alıp götürdü. Hiç üşümedim, çıkmak bile istemedim. Ama tabi döndük. 

Çocuklar uyuduktan sonra uydu görüntülerinden hep hata yaptığım yolları inceledim. Aklıma koymaya çalıştım bir nebze rahatladım. Fakat o gece neredeyse hiç uyumadım. Heyecandan ziyade, hani kafan çok dolu olur da gözüne hep o görüntüler gelir ya, sürekli beynimde yollar, sürüş sırasındaki konuşmalarımız, püf noktalar vs geliyordu.

Sabah erkenden (hatta çocuklar uyanmamıştı) evden çıktım. Hocam aldı sınav merkezine yola çıktık. Yolda kimliğini aldın mı diye sordu. Evet dedim ama eşim şu mektubu da verdi diye gösterdim. 

Bu mektup bizim süresi dolmuş olan oturma iznimizin yenilendiğini ve gelip almamızı söyleyen mektuptu. Hocam şaşırdı, ne zaman bitiyor tarihi diye sordu. Hemen çıkarıp baktım14 mayıs son günüymüş (o sırada bakana kadar bir fikrim yoktu, yenilenme işlemini biliyorum ama son tarihten emin değildim). Hocam telaşlandı, vay şimdi ne yaparız, süresi biten kimliği kabul etmezler, bunlar çok katılar, önceden söyleseydin bir çare bakardık, başka kişiye oldu yapmadılar sınavı... vs anlattı. Belki mektubu gösterirsek kabul ederler diyorum, mektup cumartesi geldi daha önce gelseydi almaz mıydım. (2,5 ay önce oturum izni yenilenmesi için başvurduk, 8 Mayıs’ta hazır olmuş ama mektup 26 Mayıs cumartesi eve geldi, sınavım 28 Mayıs paxartesi sabahı. Almaya bile zaman yok). Ne yapalım sınavı yapmazlarsa da her işte bir hayır, sağlık olsun dedim ve bıraktım. (Tabi 300 avro sınav ücreti de yanıyor bu durumda 😣)

O andan itibaren nasılsa sınav iptal diye rahatladım. Demek ki allah tarafından böyle istendi. Hocam yine de bir konuşalım dedi, sınav başlamadan 1 saat önce beni sınav yapacak müfettişi bulup söyledi. Adam da çok sert görünümlü bir tip, başta kem küm etti ama kabul etti. Ve benim hoca şok oldu. İlk defa bu oluyor dedi. Tabi benim paçalar tutuştu, sınav olacağım 🤪 Fakat bir yanım diyor ki allahım madem bu mucize oldu, bir de kalırsam çok ayıp olur, nolur geçeyim allahım.

Neyse sınav başladı, önce motoru açıp içinde bazı şeyleri sordu, bu nedir şu nedir vs. Önceki hocamla çalışmıştım ama bu arabanın kaputunu hiç açmamıştık. Allahtan hatırladım bir şekilde işi kotardık. Sonra yola çıkacağız, anahtarı sokuyorum çalışmıyor araba, meğer hocam diğer arabanın anahtarını koymuş yanlışlıkla 😒 Neyse orda bir gülüşme oldu ortam biraz yumuşadı. Sınav sırasında herşeyi kendimden beklemediğim derecede iyi yaptım. Heyecanlıydım, hatta çok kasılmışım da (inince bacaklarım ağrıdı) fakat son ana kadar geçerim diyemiyordum çünkü bunların sağı solu belli olmuyor.

Sürüş sırasında iki salaklık yaptım. Birinde yön bulma sorusuydu, adam bana uzaktaki binayı gösterip oraya git demiş ama ben tam anlamadım, binayı geçip giderken, hani oraya gidecektin falan dedi. Ay sorry yola odaklanmıştım kaçırdım dediğinizi falan dedim o da bir yerde durdurup navigasyondan bir adres yazdı. O zaman bu adrese git dedi. He iyi tamam giderim dedim ve gidiyorum, bir yerde sola dönüş var, asıl döneceğim yerden değil bir öncekinden dönmüşüm, sonra alakasız bir yere çıkmışım, ordan geri dönüş yapıp ters yönde epey bir yol aldıktan sonra (ortası çimenlikli çok şeritli bir yoldu) u dönüşüyle ters yöne dönüp doğru çıkışı buldum. Kendime bir sürü ek iş çıkardım ama hepsini akıcı yaptım. Fakat adam bu yanlışımı kafaya takar mıydı emin değildim. Aslında önemli olan yanlış gitmek değil, trafikte gösterdiğin tutum derdi hocam ama daha önceki tecrübelerimde gıcık müfettişleri çok görmüştüm hatırlarsanız.

İkinci aptallık bir sokak üzerinde geri dönüş yapma aşamasında oldu. Yolun başlarında bir sürü uygun yer vardı aslında ama bunlar yukarı doğru hafif eğimli park yerleriydi. Ben de geri geri giderken eğim varsa bazen gazı fazla kaçırdığım oluyor diye, gideyim de bir sokak kesişimi bulayım oradan döneyim dedim. Yokmuş. Üstelik daha da kalabalıkmış. Önümde bir kamyon boşaltma yapıyor, heryer araba bariyer vs dolu, minicik yerden döndüm. Evet başardım ama gereksiz zorlaştırdım. Ama adama da yol aradığımı söyledim neyse ki.

Bunların dışında allah yardım etti, yol üzerinde en fazla hata yapılan iki farklı noktada kolaylık oldu. Birinde çok geniş, çok girişi çıkışı, otobüs tramvay yolları falan olan bir kavşakta, hocamın dediğine göre herkes yanlış yola giriyormuş. O yerde benim önümde bir araba varmış ve ben onu takip edince kusursuz yapmışım ( hiç farkında değilim). 

Bir de daha önce hep tam anlamıyla iyi yapamadığım otoban çıkışı vardı. 100km hızdan 30 a düşüp çıkmak gerekiyor ama bir türlü tam ayarlayamıyordum düşüş hızını (ya geç kalıyordum ya erken) bu sefer yoğun trafik nedeniyle otoban akışı 80 idi ve ben 80 den 30 a çok rahat indim, hiç savrulmadan köşeyi döndük 🙈

Sürüş bitince müfettişin masasına gittik ve ayağa kalkıp elimi sıkıp tebrik etti ama ben hala inanamıyordum. Gözlerim de bu habere pek sulu karşılık verdi durduramadım. Fakat Hollandalıların böyle insani duygusal tavırlardan hoşlandıklarını biliyordum daha önceden, bu yüzden hiç umursamadım doğrusu, saldım gitti.

Ve böylece 1,5 yıllık macera sona erdi. Şimdi kazasız belasız sürüşlere inşallah.

18 Mayıs 2018 Cuma

Bugün ayın kaçı yarim, nerelerdesin?

02:31:00 7 Comments
Ne ayın kaçı olduğunu takip edebiliyorum ne de en som ne zaman yazdığımı. Ama günleri sor bilirim ve hatta gün içinde şimdi saat kaç diye sor bakmadan söylerim. Çünkü öyle planlı ki her saatimiz, sözgelimi bir polis soruşturması olsa ve şu şu saatler arasında nerede ne yapıyorsun diye sorsa, şak diye söylerim alimallah.

Dün biraz deli bir gündü, yazınca anlayacaksınız nasıl planlı analık yaptığımı. Resmen kendimden ürküyorum artık, nerde doğal anneliğim, nerde kaldı yavaş ebeveynliğim 😰

Çarşamba günleri kızımın okuldan erken çıktığı tek gün diye genelde gezmeyle geçer. Ama bu sefer Amerikalı baba, büyük çocuğunu almamı rica etti ve bizim evde playdate yapacaktık. İki gün önceden planlandığı için gezme yok, evde kalacağız hay hay.

Sabah 8.20 de kızımı okula bırak gel, ardından evde ufak tefek işler (kahvaltı masası oyuncaklar vs), 9 da oğlumu ve babasını yolcu et, aynı anda temizlikçi ablayı buyur et ve mesaimiz başladı.

Sanırım 5 hafta oldu haftada bir 3 saat yardımcı almaya başladım. Birlikte hızlıca tüm evi temizliyoruz. Ben daha çok onun gireceği odaları toplama, yerleştirme, ortalıktaki eşyaları kaldırma, oyuncakları oradan oraya, aşağıdan yukarı, yukardan aşağı her şeyi yerli yerine koyma işlerini yapıyorum. Dün de bunlara ilave bir makina çamaşır katladım ve yerleştirdim, çöpleri boşaltıp ayırdım (iki wc bir mutfak bir plastik bir karton bir cam ) ve saat 10.10 da arkadaşım geldi. Amacımız geçen yaz çarşamba sabahları bizim çiçekçinin yaptığı 1+1 kampanyası var mı yok mu bakmak, varsa arabasını doldurup gelmek. Zira bu ara resmen mahallemiz “bahçeler yarışıyor” havasında. Bizim bahçe ise sondan birinci :( 



Çok şükür ki kampanya varmış ve aldık. Bu çiçekçi de az değil. Hemen yakınında haftada bir pazar kuruluyor ve bu minicik pazarda (toplam 5-6 tezgah var) kocaman bir tezgah çiçekçi. Herkes özellikle bu çiçekçiye gidiyor. Oysa kasabamızda bir sürü çiçekçi var neden böyle diye merak edip ben de aldıydım önceden, farkı vazo çiçeklerinin dükkandan alınanlardan iki kat daha uzun ömürlü olması. Taze taze getiriyorlar herhalde. İşte bu çiçeklide pazarın çiçekçisinin müşterilerini kapmak için kampanya yapınca ben de önceden göz koyduklarımı aldım. Çoğu saksı çiçeği zaten.

Ardından pazarı gezdik, biraz markete uğradık ve koşa koşa eve döndük. Temizlikçiye para verip göndermem ve oğlumu okuldan almam lazımdı ve saat 11.40 olmuştu.

11.45 deki okul çıkışına yetiştik ve arkadaşım ile çocukları (onun kızı da eren ile aynı sınıfta)  aldık. O yorgun olduğu için eve döndü ben Eren ve Ava ile kalakaldım. Ava, Amerikalı babanın küçük kızı, o da yakında Eren’in okuluna başladı. Babası küçüğünü okuldan alacağını ama büyüğünü benim alacağımı söylemişti. Fakat gelmedi. Ava çiftliğe kaçtı, biz peşinden. Zaten zaptetmesi zor bir minik yaramaz. Babasına mesaj attım ama haber yok. 45 dakka sonra ablaları okuldan almıştık ve babası geldi. Küçüğünü alıp gitti (evde uyuyacakmış ufaklık) biz de büyüğü ile eve döndük.

Saat 1 civarı evdeydik. Babası 15.30 da almaya gelecekti çünkü 15.45 de yüzme dersine gitmeleri gerekiyordu. Yemek hazırladım yediler, oyun oynadılar, sonra sıkılıp  birkaç ev ötede bizim sokağın parkına gittiler, peşlerinden ben de oğlanla gittim ve 15.30 da hala kimse yoktu. Babası, 5-10 dakika gecikmeli geldi ve gittiler, böylelikle azıcık oturabildim diyemeyeceğim çünkü bir yandan da akşam için yemek hazırlıyordum.

Şimdi olumsuz yazdım diye kötülemiş olmak da istemem, normalde çok dakiktir Jon ama galiba önceki gece bir işi varmış gündüz uyuyacakmış falan. No problem dedim çünkü zaten bahar tatili yeni bitti ve kızlar da birbirini çok özlemişti.

Onlar gittikten sonra,  benim hızımla 8 çocukların hızıyla 20-30 dakika uzaklıktaki otobüs durağına gidip 16.39 otobüsüne binmem gerekiyordu. Neden çünkü piyano dersi var kızımın. Genelde bebek arabasını alıp gidiyorum ama o da ne? Bebek arabası eşimin arabasında kalmış. Arkadaştan alayım dedim çocuklar yürürüz dediler ve maşallah da yürüdüler ama yarım saatte. Neyse ki evden 4’te çıkabilmiştik. 

Salkım söğütlerde sallanmaca, arada yollarda oturup dinlenmece derken durağa 10 dakika erken geldik. Otobüse binip kısa bir süre gittikten sonra başka bir otobüse daha bineceğiz ve 15 dakka sonra ordayız. Normalde yani. Bu sefer ikinci otobüse bineceğim yerde (ki kocaman bir istasyon bir sürü otobüs geliyor gidiyor vs) kafam hangi dünyalarda geziyordu hiç bilmiyorum, aynı yere giden ama uzun yoldan giden otobüse bindim :( Bu yüzden 17.30 da başlayıp sadece yarım saat süren piyano dersine 15 dakka geç kaldık. Kızım geç kaldık diye otobüste bir sinir krizi geçirdi (beklenmedik durumlarda sakin kalamıyor pek, aşırı endişeleniyor). Bir de oğlum yolda uyumasın mı? İnince kucağımda oğlum, elimde kızım koşturmayayım mı? (Google Maps e göre durak bina arası 500 mt 7 dakka) Allahım neydi günahım. Fazlasıyla yoruldum. 

Derse geç başlayınca uzatma şansı olmuyor çünkü biz çıkar çıkmaz başka çocuk giriyor. Neyse ki 5 dakika uzattı ve 20 dakka yapabildik. 20 dakka ders için evden çıkma saati olan 16 dan itibaren 1sa45 dak yol gittim. 15 dak da döndüm (eşin duraktan alıyor dönüşte) toplam 2 saat. İşte analık diyeceğim ama tamamen duygusal 💶 çünkü gitmeyince parası yanıyor ve birebir özel ders diye pek de ihmal edilebilir bir tutar değil 😫

Kocacım bizi alınca, çocuklar evdeki menüyü beğenmeyince, fast food yemeye gittik fakat ben evden salatamı götürdüm (söylemesi ayıp kısır yapmıştım, ne zamandır canım çekiyordu yememiştik). Sonra eve gel, süt- diş -çiş haydi yatağa. Gece uyanınca farkettim ki ben de onlarla uyumuşum ve o akşam yapacağım Hollandaca ödevlerimi yapamamıştım. Sabaha da dersim var halbuki 🤷🏻‍♀️

Neyse ki ders iptal oldu.

10 Mayıs 2018 Perşembe

Her Çocuk Başka

19:18:00 4 Comments
Anne olmadan önce de çocukları çok severdim ama çocukların hepsini (bazı kişilerin yaptığı gibi) mıncıra mıncıra değil, farklı şekillerde severdim. Hala da aynıyım. Fakat ne yalan söyleyeyim böyle samimi sevenleri gördükçe -ki kendi çocuklarımı bile öyle sevdiğimi söyleyemem- acaba bende bir sorun mu var diye düşünürdüm. Neden her çocuğu mıncırasım gelmiyor?

Dün cevabını buldum. Hepsinin bizimkilere yakın yaşlarda çocukları olan birkaç arkadaşımla piknik yaptık dün. Çocuklar çok güzel oynadılar. Ben de arada onlarla etkileştim ve akşam uyumadan önce bu güzel günü düşünürken hepsini farklı farklı sevdiğimi farkettim.

Doğa; 2,5 yaşında göbüşlü, tontiş yanaklı, öndeki kocaman iki dişi ile güldüğünde dünyanı unutturacak kadar tatlı. Annesine de her gördüğümde söylüyorum, daha uzaktan görünce ısırasım geliyor onu. Dişlerimi sıkıyorum resmen. Ve başka hiçbir çocuğa karşı bu derece mıncırma isteği yaşamıyorum.

Ablası Defne; 5,5 yaşında. Masmavi gözleri bembeyaz duru bir cildi var. Düz İpek gibi saçları. Fakat en sevdiğim yeri minicik sivri çenesi. Her baktığımda o sivri çenesini tutma, saçlarını nazikçe okşama hissi geliyor. Porselen bir bebek gibi. Asla mıncıramam. Ben de her yakaladığımda çenesini sıkıyor, kucağıma oturtup başını okşuyorum.

Arda 2,5 yaşında ufacık tefecik ama çok güçlü, bitirim bir çocuk. Çok hareketli. Fakat bana en tatlı gelen yönü konuşması. O kadar güzel konuşuyor ki ve konuşurken elini ve başını politikacılar gibi öyle bir sallıyor ki sanki büyümüş de küçülmüş. Onunla en çok konuşmayı seviyorum. Konuşurken kızdırmayı, kızgın kızgın konuşurken elini sallayışını... Tüm tavırlarını gönlüme kazıyorum. Düşününce bile gülümsetiyor şimdi. Yavrum..

Arda’nın ablası Damla 3,5 yaşında. Açık kumral kıvır kıvır saçları var. Tam lüle lüle, parmağını içine sokarsın o derece. Gözleri hafif baygın bakar ve her zaman (ağlarken bile) dişleri görünürcesine gülen bir ağzı var. Bu herşeye gülümseyen bakışı ona öyle bir masum ifade veriyor ki. Onun da en çok saçını okşamayı, elini tutup konuşa konuşa yürümeyi seviyorum. Seviyorum diyorum ama bunlar bilinçli tercihlerim değil aslında. Yani onunla karşılaşınca kendiliğinden böyle gelişiyor iletişim şeklimiz. Biraz ondan biraz benden belki. Anlatması güç.

Atlas 4 yaşına yaklaşıyor. Yakışıklı bir Tazmanya canavarı düşünün aynen öyle. Çapkın muzır bir ifadenin sonsuz enerji ile birleşmiş hali. Onu görünce gıdıklamak, boks yapıp kovalamaca oynamak istiyor insan. Oturup sohbet ediyor elbet daha çok vakit geçirdiği kişilerle ama benim sınırlı zamanlı etkileşimlerimde daha çok böyleydi.

Atlas’ın ablası Melis 7 yaşına basacak Temmuz’da. Çok güzel bir kız ama canın istediği zaman dokunamazsın. Nasıl desem kendine ait çizdiği bir güvenli alanı var. O alana istediğini istediği zaman sokuyor, istemediği zaman en yakın arkadaşlarını dahi almıyor. Onunla en güzel iletişimi sevdiği şeyler hakkında soru sorarak yaşadım. Hamster’ı hakkında, çok sevdiği parfüm yapımcılığı hakkında soru sorun, bırakın gözleri ışıl ışıl parlayarak, sevinç içinde size anlatsın. Sonra da herhangi bir konuda oyun oynayabilirsiniz.

Alin 2,5 yaşında, minik çenesinin iki yanından hala tombik bebek yanakları sarkan, süslenmeyi çok seven tam bir tini mini hanım. Ama o da bu yanakların öpülmesinden pek hoşlanmıyor. Başını veya kolunu okşamaktan öteye geçemiyor temasım. Yanaklarını sıkma isteğimi hep içime atıyorum. 

Alin’in ablası Melis 6,5 yaşında. Tam bir hanımefendi. Giyimine çok özen gösterir, popüler kültürü iyi bilir. Onu ilk görünce iki elinden tutup kıyafetini göstermek için şöyle bir etrafında döndürüp, beraber dans etme isteği uyanır içinizde. Aslında zevkleri kızımınkilerle çok benzediği için konuşacak çok şey var. Minik erkenlerin glitterlı dünyası dersem herhalde anlarsınız.

Küçük Atlas, 2,5 yaşında. Yumuş yumuş bir yüzü, elleri, poğaça ayakları var. Gülerken kafasını yana yatırır. Öyle tatlı olur ki sımsıkı sarılıp içime sokasım gelir. Ona da genelde nazik davranma eğiliminde oluyorum.

Oğlum Eren, 3,5 yaşında. Topluluğumuzun cool bebeği. Öptürmez, dokundurtmaz (bana bile) ancak uykudan önce kendisi boynuma sarıldığı zaman boynunu yanaklarını ölebiliyorum. Mıncırma isteğimi de beraber süper kahramancılık oynarken dövüş esnasında gideriyorum. Yoksa dövüş oyunları oynamaya hiç bayılmıyorum yani.

Kızım Dila, mıncırılmayı çok seviyor ama onu da ben yapamıyorum. İncecik heryeri çünkü sanki acıtacakmışım gibi geliyor. En çok uyurken başını okşamayı, parmağımı o narin yüz hatlarında gezdirmeyi seviyorum. O sevişmek istediğinde kollarını bacaklarını çok fazla sıkmadan sıkıştırıyorum. Top gibi yapıp kucağımda sıkıyorum, yüzünde her noktasını, kirpiklerini, ellerinin parmak uçlarını öpmelere doyamıyorum.